İklim krizi çoğu zaman “hepimizi etkileyecek küresel bir sorun” olarak tanımlanıyor. Kulağa doğru geliyor. Gerçekten de yükselen sıcaklıklar pasaport sormuyor, seller sınır kapılarında durmuyor, kuraklık vize istemiyor. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda, bu krizin sonuçlarının herkesi eşit vurmadığını açıkça görüyoruz. Aynı gezegende yaşıyoruz ama aynı şartlarda mücadele etmiyoruz.
Sanayi devriminden bu yana atmosfere salınan sera gazlarının büyük bölümü erken sanayileşmiş ülkelerden kaynaklandı. Bu ülkeler, yüz yılı aşkın süre boyunca kömür, petrol ve gaz yakarak bugünkü refah seviyelerine ulaştı. Bu noktada Almanya gibi sanayi geçmişi güçlü ülkelerin tarihsel karbon salımında önemli bir payı var. Buna karşılık Türkiye gibi ülkeler, geç sanayileşmiş olmaları nedeniyle tarihsel olarak daha az emisyona sebep oldu. Fakat iklim krizinin bugünkü yıkıcı etkileri, çoğu zaman bu ikinci gruptaki ülkelerde daha sert hissediliyor.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzası, bilim insanlarına göre iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerden biri. Artan sıcaklıklar, uzun süren kuraklıklar ve azalan su kaynakları artık istisna değil, yeni normal. Orman yangınları her yaz daha geniş alanları yutuyor, barajlardaki doluluk oranları endişe veriyor, tarım üretimi dalgalanıyor. Bu sadece çevresel bir mesele değil; gıda fiyatlarından göç hareketlerine kadar toplumsal hayatın her alanını etkileyen zincirleme bir sorun.
Almanya da iklim felaketlerinden azade değil. Son yıllarda yaşanan yıkıcı seller, güçlü ekonomilere sahip ülkelerin bile doğa karşısında kırılgan olabileceğini gösterdi. Ancak aradaki fark, felaket sonrası toparlanma kapasitesinde ortaya çıkıyor. Güçlü altyapı, yaygın sigorta sistemleri ve kamu kaynakları sayesinde zararlar daha hızlı telafi edilebiliyor. Oysa ekonomik olarak daha sınırlı imkânlara sahip ülkelerde bir afet, yıllarca sürecek sosyal ve ekonomik yaralar bırakabiliyor.
Tam da bu noktada “iklim adaleti” kavramı önem kazanıyor. Çünkü mesele sadece atmosferdeki karbon miktarı değil; bu karbonun bedelini kimin ödediği. Tarihsel olarak daha fazla kirleten ülkelerin, yalnızca kendi emisyonlarını azaltmaları yetmez. Aynı zamanda iklim krizinden daha ağır etkilenen ülkelere finansal destek sağlamaları, temiz enerji teknolojilerini paylaşmaları ve uyum projelerine katkıda bulunmaları gerekiyor. Aksi takdirde iklim mücadelesi, kâğıt üzerinde küresel ama pratikte eşitsiz bir çabaya dönüşür.
Bugün Türkiye’de kuruyan bir göl ya da Almanya’da taşan bir nehir, aslında aynı küresel hikâyenin farklı sayfaları. Ancak bazı ülkeler bu hikâyeyi kalın bir cüzdan ve güçlü kurumlarla okurken, bazıları çok daha kırılgan şartlar altında yaşıyor. İklim krizi hepimizin sorunu olabilir; fakat çözümün adil olabilmesi için sorumluluğun da adil paylaşılması şart. Aksi hâlde doğa yalnızca ısınmayacak, dünya daha da adaletsiz bir yer hâline gelecek.
