Enerji politikaları artık yalnızca ekonomik kalkınma ve sanayi stratejisi meselesi olmaktan çıkmış durumda. 21. yüzyılda enerji, iklim değişikliğiyle birlikte küresel göç, güvenlik, gıda krizi ve sosyal adalet gibi alanları doğrudan etkileyen çok boyutlu bir sorumluluk alanı haline geldi. Özellikle iklim krizinin tetiklediği çevresel göç hareketleri, giderek daha görünür ve yakıcı hale geliyor. Bu göçler artık geçici eğilimler değil, uzun vadeli küresel eğilimler olarak kabul ediliyor.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) verilerine göre, yalnızca 2023 yılında yaklaşık 32 milyon insan sel, fırtına ve kuraklık gibi doğa olayları nedeniyle yerinden edildi. Bu kişilerin büyük çoğunluğu kendi ülkeleri içinde göç etmek zorunda kaldı. Kimi zaman insanlar evlerini birkaç kez terk etmek zorunda kalıyor; bir afetin ardından güvenli bir bölgeye ulaşsalar da, yeni gelen kriz dalgaları onları yeniden göçe zorluyor. Bu göçlerin önemli bir kısmı anlık felaketlerden değil, yavaş ama kalıcı etkilerden kaynaklanıyor: Deniz seviyesinin yükselmesi, çölleşme, verimsizleşen tarım alanları ve sürekli hale gelen kuraklık, insanların hayatlarını sürdüremeyecek hale gelmesine yol açıyor.
Bu göç hareketlerinden en çok etkilenen ülkeler ise gelişmiş değil, tam tersine küresel ısınmaya en az katkı yapan ülkeler. Bangladeş, Mozambik, Sudan, Pakistan ve Filipinler gibi küresel güney ülkeleri, iklim değişikliğinin ağır faturasını ödemeye devam ediyor. Mevcut küresel karbon salımına katkıları son derece düşük olan bu ülkeler, aynı zamanda afetlere karşı en az dirençli altyapıya sahip. Örneğin Pasifik Okyanusu’ndaki küçük ada ülkeleri olan Tuvalu, Kiribati ve Maldivler’in bu yüzyıl içinde tamamen yaşanamaz hale gelme riski bulunuyor. Bazı devletler, şimdiden halklarını başka ülkelere taşıma planları yapıyor. Bu durum, sadece fiziksel bir göç değil, aynı zamanda ulusların yok oluşu anlamına gelebilecek bir varoluş krizidir.
Ancak “iklim mültecisi” terimi, uluslararası hukukta henüz resmi olarak tanınmış değil. 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesi, yalnızca savaş, zulüm ve siyasi baskı gibi nedenlerle göç edenleri koruma altına alıyor. Bu da iklim nedeniyle yerinden edilen milyonlarca insanın hukuki olarak korumasız kalmasına neden oluyor. Bu insanların çoğu, yeni bir ülkeye sığınma talep ettiğinde uluslararası hukuk mekanizmaları tarafından “gönüllü göçmen” olarak sınıflandırılıyor; oysa gerçekte bu insanlar evlerini terk etmeye zorlanıyor. Bu hukuki boşluk, önümüzdeki yıllarda uluslararası toplumun çözmesi gereken en kritik konulardan biri olacak.
Türkiye bu kriz ortamında hem etkilenen hem de göç akınlarının hedefi ve geçiş noktası olan bir ülke. İklim krizi Türkiye’nin de iç bölgelerinde kuraklık, su kıtlığı ve tarım üretiminde azalmayla etkisini gösteriyor. Özellikle İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da artan sıcaklıklar ve yağış rejimindeki değişiklikler, tarım ve hayvancılık gibi geçim kaynaklarını tehdit ediyor. Aynı zamanda Orta Doğu ve Afrika’dan gelen göçmenlerin durak noktası konumunda bulunuyor. Bu nedenle Türkiye’nin enerji politikaları sadece arz güvenliği ya da fiyat dengesi açısından değil, göç ve iklim güvenliği açısından da şekillendirilmelidir.
Enerji geçişi – yani fosil yakıtlardan yenilenebilir kaynaklara yöneliş – sadece karbon salımını azaltmak değil, aynı zamanda yerel dayanıklılığı artırmak ve göçü önlemek için kritik bir araçtır. Güneş ve rüzgâr enerjisi potansiyeli yüksek olan Türkiye, bu kaynakları kırsalda kalkınma ve istihdam yaratma politikalarıyla birleştirerek iç göçü yavaşlatabilir. Aynı şekilde, büyük şehirlerde oluşan nüfus baskısının azaltılması için yeşil altyapıya dayalı yerel ekonomik kalkınma projeleri büyük önem taşıyor.
Dahası, Avrupa ülkeleri bu krize yalnızca sınır güvenliği perspektifiyle bakamaz. Almanya ve Avrupa Birliği, iklim kaynaklı göçü azaltmak için Türkiye gibi geçiş ülkeleriyle enerji ve çevre alanında daha yakın iş birliği yapmak zorunda. Bu iş birliği, yalnızca finansal destekten ibaret olmamalı; teknoloji transferi, bilimsel veri paylaşımı ve ortak projelerle desteklenmelidir. Dünya Bankası’nın projeksiyonlarına göre, eğer gerekli önlemler alınmazsa 2050 yılına kadar dünya genelinde 200 milyondan fazla insan iklim değişikliği nedeniyle yerinden edilebilir. Bu, sadece insani değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik bir kriz anlamına geliyor.
Sonuç olarak, enerji geçişi artık yalnızca çevreyi değil, insan onurunu, toplumsal barışı ve küresel adaleti de ilgilendiren bir meseledir. Türkiye ve Avrupa’nın bu süreci birlikte ve bütüncül bir yaklaşımla ele alması, gelecekteki iklim ve göç krizlerinin önüne geçmenin en akılcı yoludur. Bilim, siyaset ve toplum bu konuda ortak sorumluluk içinde hareket etmezse, yalnızca çevresel değil, insanlık tarihini etkileyebilecek krizlerle karşı karşıya kalabiliriz.
