Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern’de dün sandıktan çıkan sonuçlar, Almanya siyasetinin artık eski dengeler üzerinden okunamayacağını açık biçimde gösteriyor.
Berlin’de Die Linke yüzde 25,7 ile birinci parti olurken CDU yüzde 18,8’de kaldı. AfD oylarını 7,2 puan artırarak yüzde 16,3’e çıkardı. SPD ise yüzde 12,1 ile tarihindeki en düşük eyalet seçim sonuçlarından birini aldı. Mecklenburg-Vorpommern’de AfD’nin yüzde 38,2 ile birinci parti oldu.
Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern’de sandıktan çıkan sonuçları değerlendiren SPD Federal Milletvekili Macit Karaahmetoğlu, demokratik partilerin seçmenle aralarındaki mesafeyi sorgulaması gerektiğini söyledi.
Berlin’de Die Linke’nin Elif Eralp öncülüğünde elde ettiği sonuca değinen Karaahmetoğlu, „Bir sosyal demokrat olarak Elif Eralp’in başarısını elbette kıskanıyorum. Ama Türk ve göçmen kökenli biri olarak onunla gurur duyuyorum“ dedi.
Karaahmetoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
„Eralp’in başarısında ayrıca önemli bir mesaj görüyorum: Seçim kazanmak için sağa göz kırpmak, göçmenleri hedefe koymak ya da göç üzerinden korku üretmek gerekmiyor. Kendi kimliğinden geri adım atmadan insanların gerçek sorunlarını merkeze aldı ve geniş kesimlere ulaşabildi. Almanya’da göç geçmişi olan insanların siyasetin en ön saflarında yer alması ve geniş kesimlere ulaşabilmesi, ülkemizin geldiği nokta açısından son derece anlamlıdır.“
AfD’nin Mecklenburg-Vorpommern’de birinci parti olmasına dikkat çeken Karaahmetoğlu, „AfD’nin ulaştığı oy oranlarını küçümsemek de seçmenin öfkesini taklit etmek de çözüm değil. Demokratik siyasetin yeniden güven üretmesi gerekiyor“ dedi.
Karaahmetoğlu, yorumlarında ayrıca şu değerlendirmelerde bulundu:
AfD’ye verilen oyların tamamını „protesto oyu“ diyerek açıklamaya devam etmek artık mümkün değildir. Bir siyasi hareket bir eyalette neredeyse her on seçmenden dördünün oyunu alıyorsa, karşımızda yalnızca geçici bir protestodan ibaret olmayan ciddi bir siyasi gerçeklik vardır.
Bu nedenle demokratik partilerin artık birbirine sorması gereken soru yalnızca „AfD nasıl durdurulacak?“ olmamalıdır. Önce kendimize şu soruyu sormalıyız: İnsanlar neden bizden uzaklaşıyor?
Neden çalışan, emekli, aile, genç veya kırsalda yaşayan bir insan, kendi hayatına ilişkin sorunların çözümünü demokratik partilerde yeterince göremiyor? Neden devletin sorunları çözme kapasitesine ilişkin güven zayıflıyor? Ve neden bazı insanlar öfkelerini giderek daha güçlü biçimde sistem karşıtı bir siyasi tercihle ifade ediyor? Bizim bu sorularla anlamamız gereken şey, bu sonuçları ortaya çıkaran siyasi ve toplumsal zemindir.
SPD’NİN ÖNÜNDEKİ GÖREV AÇIK
Berlin sonucu SPD açısından açık bir uyarıdır. Sosyal demokrasi yeniden insanların hayatında elle tutulur bir karşılık üretmek zorundadır.
Çalışan insan emeğinin karşılığını aldığını hissetmeli. Aileler çocuklarının geleceği ve barınma konusunda sürekli kaygı yaşamamalı. Emekliler hayatlarının son dönemine korkuyla bakmamalı. Devlet vatandaşın karşısına geciken, işlemeyen veya ulaşılması zor bir yapı olarak değil, sorun çözen bir kurum olarak çıkmalı.
İnsanlara yalnızca neye karşı olduğumuzu değil, neyi değiştireceğimizi de göstermek zorundayız. Güven, açıklamalarla değil; insanların hayatında görülen sonuçlarla yeniden inşa edilir.
AFD’NİN DİLİNİ TAKLİT ETMEK YERİNE KENDİ SÖZÜMÜZÜ SÖYLEMELİYİZ
AfD’nin yükselişine verilecek cevap, AfD’nin dilini kopyalamak olamaz. Demokratik partiler daha yüksek sesle bağırarak, daha sert sloganlar kullanarak veya toplumdaki korkuları büyüterek AfD’nin siyasi alanını daraltamaz.
AfD’nin güçlendiği zemini ancak demokratik siyasetin kendi güvenilirliğini yeniden güçlendirmesiyle daraltabiliriz. Bunun için iki şeyi aynı anda yapmalıyız: Birincisi, insanların gerçek sorunlarını çözmeliyiz. İkincisi, AfD’nin demokratik kurumlara, siyasi sisteme ve toplumsal birlikteliğe yönelik sistem karşıtı tutumunun ne anlama geldiğini açıkça anlatmalıyız. Ben bu konuda üzerime düşen sorumluluğu yerine getirmeye ve bu tartışmaya öncülük etmeye devam edeceğim.
